http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/galeri.aspx?galleryId=2445
bir gonul gozu var, haber vermeden sessizce ve tumuyle kendi iradesiyle acilan-kapanan. tipki 4 element filminde mila jojovicin, derin uykusundan uyandiktan sonra, dunyanin kisa tarihiyle yuzlestigi an gibi, verdigim linkteki fotograflara bakinca ben de gozyaslarina boguldum. bir yetiskin olmanin bedelinin, duygularini bir katman daha derine gommek oldugunu dusunurken, belki de yetiskinligi atlayip yasliliga adim attigindan ruhum, gittikce hassaslasiyorum, ruhum dantel dantel dokuluyor.
20091218
20090410
bir fikra
"gunlerden bir gun isleri pek de iyi gitmeyen bir sirketin yoneticileri bir araya gelip bir danisman tutmaya karar vermisler. Danisman kardesimiz gelmis, bu kadroyu boyle boyle degistirin diyecek olmus; -yok efendim olmaz demisler.. Neden diye sorunca, -e mevzuat izin vermez diye cevaplamislar. Danisman ertesi gun ofisi soyle matbuuyu boyle degistirelim diyecek olmus, -yok efendim olmaz demisler. Danisman yine neden demis, -efendim mevzuat izin vermez demisler. Onu degistirelim olmaz, bunu degistirelim, mevzuat izin vermez bu boyle gitmis. Danisman sonunda dayanamamis, -siz adam olmazsiniz demis. Bizim yoneticiler neden demisler. Danismandan cevap -mevzuat izin vermez de ondan!."
cok guldum ne cok guldum.. bende mi acaiplik?
cok guldum ne cok guldum.. bende mi acaiplik?
20090323
20090305
edit***************
oglumun resmini sorarak bam telimden yakalamis beni witness.. hera gururla sunar:) iste yaman, o da 1 yasinda...
23 subatta 37. yasima basisimi kutladik sevdigim bir kac insanla birlikte.. oglum bas kosedeydi her zamanki gibi.. coktan boyun egmis oldugum bir atalet vardi uzerimde, o gece de dusunmeye vakit buldugum tek an -oglumun uykusuyla benim uykum arasindaki o kisacik zaman- tanimlayamadan kabullendigim.
bugun karsilastim ataletimle, Gokhan Ozgun'un satirlariyla:
Kendi hakikatine kapanıp hayatta kalmayı şu veya bu şekilde becermiş insanı aniden ‘kenardan’ ‘merkeze’ çeker çocuk. Merkezden kaçamaz olursun. Çocuk, sınıfından, statüsünden, babasının dünya görüşünden bağımsız o ‘merkezde’ yetişecektir.
oglumun resmini sorarak bam telimden yakalamis beni witness.. hera gururla sunar:) iste yaman, o da 1 yasinda...
23 subatta 37. yasima basisimi kutladik sevdigim bir kac insanla birlikte.. oglum bas kosedeydi her zamanki gibi.. coktan boyun egmis oldugum bir atalet vardi uzerimde, o gece de dusunmeye vakit buldugum tek an -oglumun uykusuyla benim uykum arasindaki o kisacik zaman- tanimlayamadan kabullendigim. bugun karsilastim ataletimle, Gokhan Ozgun'un satirlariyla:
Kendi hakikatine kapanıp hayatta kalmayı şu veya bu şekilde becermiş insanı aniden ‘kenardan’ ‘merkeze’ çeker çocuk. Merkezden kaçamaz olursun. Çocuk, sınıfından, statüsünden, babasının dünya görüşünden bağımsız o ‘merkezde’ yetişecektir.
20090220
simdiye dair
“Dogdugumuz yerlerde, nesnelerin bizden daha secim yapma zahmetini tanimadan gonlumuzu fethettigi yerlerde, dis dunyanin yalnizca kisiligimizin bir uzantisi gibi gorundugu yerlerde hissettigimiz gibisi yoktur.' demis George Eliot.”
bir yerlerden not almisim.. karsima ciktigi an, simdi, oglumun bu sabahki derin kokusunu duydum bir an, isyerimde masamda otururken.. sonra..
Kendi yerlerimi dusundum. Omur taslarimi. Kiyilardan ozenle topladigim. Cakil taslarim. Erzurum’da yillar sonra yedigim doner, "aile" salonunda. Kara battigim yer, muhtemelen boyum 75 santim ve gozlerim annemin gozlerinin icindeyken:) Deprem sonrasi yerle bir olmus bir Adapazari. Nerede okula yurudugum, Sevinc’le sakiz aldigimiz okul bakkali? Balikesir’de kagittan toka yapip sattigim mahallemiz. Leblebi tozu aldigim yer. Saat kulesi. Saat kulesinin dibindeki halk kutuphanesi. Anna Karenina’nin gittigi istasyonda da oldugunu hayal ettigim hep hani. Paris’te kocamla karsilikli agladigimiz Italyan restoran.
ve icim, kipir kipir oldu. Sanki hayat hep bir degisiklige gebeymis gibi bir umut dogdu icime bir yere. Simdi biri giriverecek ve ben aaa diyecegim, sarilacagim boynuna. Tek gidamizin sevgi olduguna emin oldum, su an.. Onsuz olecegimiz tek sey.
bir yerlerden not almisim.. karsima ciktigi an, simdi, oglumun bu sabahki derin kokusunu duydum bir an, isyerimde masamda otururken.. sonra..
Kendi yerlerimi dusundum. Omur taslarimi. Kiyilardan ozenle topladigim. Cakil taslarim. Erzurum’da yillar sonra yedigim doner, "aile" salonunda. Kara battigim yer, muhtemelen boyum 75 santim ve gozlerim annemin gozlerinin icindeyken:) Deprem sonrasi yerle bir olmus bir Adapazari. Nerede okula yurudugum, Sevinc’le sakiz aldigimiz okul bakkali? Balikesir’de kagittan toka yapip sattigim mahallemiz. Leblebi tozu aldigim yer. Saat kulesi. Saat kulesinin dibindeki halk kutuphanesi. Anna Karenina’nin gittigi istasyonda da oldugunu hayal ettigim hep hani. Paris’te kocamla karsilikli agladigimiz Italyan restoran.
ve icim, kipir kipir oldu. Sanki hayat hep bir degisiklige gebeymis gibi bir umut dogdu icime bir yere. Simdi biri giriverecek ve ben aaa diyecegim, sarilacagim boynuna. Tek gidamizin sevgi olduguna emin oldum, su an.. Onsuz olecegimiz tek sey.
20090108
Necmiye Alpay'in "3 Maymun" filmi hakkindaki elestiri yazisini okuyunca once aklim karisti. Bu arada hala filmi seyredemedigim icin de icim icimi yiyor, her elestiriyi okur hale geldim. N.Alpay oyle birsey yazmis ki, filmi begenmis mi, begenmemis mi, etkilenmis mi anlayamadim. Sonra dusundum, bu arayisim ne aci bir aliskanlik.. Demek ki ben hic gercek bir film elestirisi okumamisim bu güne kadar! Bu gune kadar okudugum tum film elestirileri yazanlarin fazlasiyla oznel dunyalarina ait birer pasajmis meger. Meger film elestirisi boyle bir seymiş.
20090107
20090105
okuduguma inanamadim, bir daha bir daha okudum, ancak tahayyul eder vaziyete geldim
Bu, İsrail ekonomisinin savaşa ve kargaşaya dayanıklı, sağlam yapısını göstermiyor. İsrail’in, ekonomisini tam da savaş ve kargaşa üstüne inşa etmişliğinin kanıtı.
Bu, İsrail ekonomisinin savaşa ve kargaşaya dayanıklı, sağlam yapısını göstermiyor. İsrail’in, ekonomisini tam da savaş ve kargaşa üstüne inşa etmişliğinin kanıtı.
20081121
20081114
geri dondum donmesine ya, kulaklarim ve gozlerim pisman oldular okuduklarina, duyduklarina, gorduklerine... uzerime koca koca golgeler dusuyor: basbakandi, ergenekondu, savunma bakaniydi, dtpsi pkksi ve tum gunluk haberlere sikisan gorunmez insan trajedileri..
buyrun, siz de okuyun, ve kolaysa yasamaya devam edin
Vicdan evinden hiç mi geçmedi yolun?
buyrun, siz de okuyun, ve kolaysa yasamaya devam edin
Vicdan evinden hiç mi geçmedi yolun?
20081027
buradayiz
http://www.ktunnel.com/index.php/1010110A/0f7e9571d6172b3a2473b065597292bf3405de73a0322ed71333ada3b1264c1da9377ab85d861a8615672
20081024
20081023
20081017
20081010
bir yorum uzerine
Dr. Marc Faber [(aka Dr. Doom) is an investment analyst and
entrepreneur ] concluded his monthly bulletin (June 2008) with the
Following:
''The federal government is sending each of us a $600 rebate. If we
spend that money at Wal-Mart, the money goes to China. If we spend it
on gasoline it goes to the Arabs. If we buy a computer /software it
will go to India. If we purchase fruit and vegetables it will go to
Mexico, Honduras and Guatemala. If we purchase a good car it will go
to Germany. If we purchase useless crap it will go to Taiwan and none
of it will help the American economy. The only way to keep that money
here at home is to spend it on prostitutes and beer, since these are
the only products still produced in US. I've been doing my part.'
yukaridaki pasaj yazisma grubuna dusunce bir suru eglenceli yorum yapildi. Ama en guzeli:
"Turkiye icin de aynisi soylenebilir.. tek farkla; bira icince paranin burada kalmasi tamam da, diger konu icin harcanan para Rusya veya Ukrayna'ya gidecektir.
entrepreneur ] concluded his monthly bulletin (June 2008) with the
Following:
''The federal government is sending each of us a $600 rebate. If we
spend that money at Wal-Mart, the money goes to China. If we spend it
on gasoline it goes to the Arabs. If we buy a computer /software it
will go to India. If we purchase fruit and vegetables it will go to
Mexico, Honduras and Guatemala. If we purchase a good car it will go
to Germany. If we purchase useless crap it will go to Taiwan and none
of it will help the American economy. The only way to keep that money
here at home is to spend it on prostitutes and beer, since these are
the only products still produced in US. I've been doing my part.'
yukaridaki pasaj yazisma grubuna dusunce bir suru eglenceli yorum yapildi. Ama en guzeli:
"Turkiye icin de aynisi soylenebilir.. tek farkla; bira icince paranin burada kalmasi tamam da, diger konu icin harcanan para Rusya veya Ukrayna'ya gidecektir.
20081007
30 ocaktan bu yana, bebegimi ilk defa kucagima alali koskoca bir 8 ay gecti, bir satir bile oynatmamis olmak ne kotu! halbuki her gun farkli bir duygu-dusunceyle uyandigimi hatirliyorum simdi hayal meyal, uykusuz gecelerin arasinda, uyur uyanik. fikret Kizilok'un dedigi gibi: gecenin 3'u, dertlerin en gucu
artik toparlanma vaktidir diyor icimdeki saat, kalbimin en derinine ekilen tohum koklerini guclendirirken gecen her saniyede.. tam da, "benim ben olma seruvenime" muhalefet ediyor... derdim, o minik yaramaz elleriyle bana butunlenme hissini tattirmamis olsaydi...
aylar once okudugum bir yaziyi sonradan sakin kafayla dusunebilmek umuduyla saklamisim: diyor ki Ayse Kadioglu; .."annelik bir gonullu esaret, bir gonul esareti.."
gonullu esaretten gonul esaretine gecmek icin kendi kendime mirildanmaya basliyorum simdi: "kirmizi balik yuzuyor, kivrila kivrila gidiyor..."
merhaba is, merhaba nisantasi, merhaba diyet, merhaba istanbul... merhaba.
artik toparlanma vaktidir diyor icimdeki saat, kalbimin en derinine ekilen tohum koklerini guclendirirken gecen her saniyede.. tam da, "benim ben olma seruvenime" muhalefet ediyor... derdim, o minik yaramaz elleriyle bana butunlenme hissini tattirmamis olsaydi...
aylar once okudugum bir yaziyi sonradan sakin kafayla dusunebilmek umuduyla saklamisim: diyor ki Ayse Kadioglu; .."annelik bir gonullu esaret, bir gonul esareti.."
gonullu esaretten gonul esaretine gecmek icin kendi kendime mirildanmaya basliyorum simdi: "kirmizi balik yuzuyor, kivrila kivrila gidiyor..."
merhaba is, merhaba nisantasi, merhaba diyet, merhaba istanbul... merhaba.
20080226
Oscar odul torenini kaciranlar icin Jon Stewart'in sunumu
...... Oscar is 80 this year, which makes him now automatically the frontrunner
for the Republican nomination. You have to admit, this is a huge election.
An historic election. So much excitement. For the first time in so many
years we don't have an incumbent president or an incumbent vice-president.
The field is wide open. Have you all had a chance to examine all the
candidates, study their positions and pick the Democrat you'll vote for?
Democrats do have an historic race going. Hillary Clinton vs Barack Obama.
Normally, when you see a black man or a woman president an asteroid is about
to hit the Statue of Liberty. How will we know it's the future? Silver
unitards, that can't be all? You have to give Barack Obama credit, he's
overcome a great deal. Not just he's an African-American. Barack Hussein
Obama is his name. His middle name is the last name of Iraq's former tyrant.
His last name rhymes with Osama. That's not easy to overcome. I think we all
remember the ill fated 1944 presidential campaign of Gaydolf Titler. It's
just a shame, Titler had so many good ideas. We just couldn't get past the
name. And the moustache. But, are you ready to have a wonderful show ladies
and gentlemen and welcome back to this town? I'm delighted that you're here.
We're going to have a great night.
for the Republican nomination. You have to admit, this is a huge election.
An historic election. So much excitement. For the first time in so many
years we don't have an incumbent president or an incumbent vice-president.
The field is wide open. Have you all had a chance to examine all the
candidates, study their positions and pick the Democrat you'll vote for?
Democrats do have an historic race going. Hillary Clinton vs Barack Obama.
Normally, when you see a black man or a woman president an asteroid is about
to hit the Statue of Liberty. How will we know it's the future? Silver
unitards, that can't be all? You have to give Barack Obama credit, he's
overcome a great deal. Not just he's an African-American. Barack Hussein
Obama is his name. His middle name is the last name of Iraq's former tyrant.
His last name rhymes with Osama. That's not easy to overcome. I think we all
remember the ill fated 1944 presidential campaign of Gaydolf Titler. It's
just a shame, Titler had so many good ideas. We just couldn't get past the
name. And the moustache. But, are you ready to have a wonderful show ladies
and gentlemen and welcome back to this town? I'm delighted that you're here.
We're going to have a great night.
20080221
20080122
yanilgiya dair anket

Aksam gazetesinden bir haber:
"Spor giyimin önde gelen markası Nike, 2008 bahar koleksiyonun tanıtımını yaparken, Türkiye için muhafazakar bir slogan kullandı. Türkiye’de yükselişe geçen İslamcı dalgayı göz önüne aldığı sanılan Nike, internet sitesinde ve mağazalarına gönderdiği afişte 2008 kadın koleksiyonun tanıtımını yaparken farklı sloganlar kullandı. ABD ve Avrupa ülkelerinde, ‘Yes to shaking what your mama gave you’ (Annenin sana verdiklerini çalkalamaya evet!) sloganını kullanan Nike, sıra Türkiye’ye gelince küçük bir sansür yaparak, sloganı Türkçe’ye, “Yaradanın verdiklerini çalkalamaya evet!’ olarak çevirdik. Nike yetkililerinin Müslüman Türk tüketicinin tepkisini çekmemek için slogan değişikliğine gittiği tahmin ediliyor. "
Daha okurken kahkaha atmadan duramadim. Ananin verdiklerini calkalamaya evet! diye tekrarladim kendi kendime, hic mustehcen ve komik gelmedi. Ama "Yaradanin verdiklerini calkalamaya evet! dedigim anda gulme ve soyle oh sikidik diye calkalama istegi kendilinden geliveriyordu.
Sizlerin fikrini merak ederim hakikaten... Sizce hangisi daha "islamik"? Yaradanin verdiklerini calkalamak mi, anamizin verdiklerini calkalamak mi?
20080117
20080116
20080111
3 fotograf ve dusundurdukleri
bugun baskalarinin cektigi fotograflara gozum daldi durdu. Birincisi bir Bresson fotografi, kendisiyle Sabanci'da gecen sene sergisi sayesinde tanismistim. Sergiler birini tanidigini sanmak icin harika araclar, ama eserler karsisinda boyle randevulasmis sekilde duygulanamiyorsunuz. Daha cok bir rastlanti gerekiyor, o eserin bakan kisideki izdusumune yaklasabilmek icin. Bugun tam da yaratici bir iki kelime etmek zorunda oldugum bir zamanda, o andan kacip ntvmsnbc ye sigindigimda karsima cikiverdi. giptayla gulumsedim. kizin enine cizgili gemici tisortune, kopegin anlik bakisina, erkege ve tum bu guzel ani bulusturan kafe goruntusune.

ikinci fotografa oylesine giriverdigim bir blogda rastladim. aceleyle fotografi sag clikleyip kocama "(kedimiz) cincan'in hayattan en buyuk beklentisi" basligiyla gonderdim. gun icerisinde de donup donup yatagin uzerine dusen gunes lekelerini, ondeki kedinin ustuste koydugu patilerinin huzurunu, ifadelerini seyrettim durdum.

ucuncu fotograf yine bir kedi fotografi. sadece guzel. guzelin sembolu hatta.

ikinci fotografa oylesine giriverdigim bir blogda rastladim. aceleyle fotografi sag clikleyip kocama "(kedimiz) cincan'in hayattan en buyuk beklentisi" basligiyla gonderdim. gun icerisinde de donup donup yatagin uzerine dusen gunes lekelerini, ondeki kedinin ustuste koydugu patilerinin huzurunu, ifadelerini seyrettim durdum.

ucuncu fotograf yine bir kedi fotografi. sadece guzel. guzelin sembolu hatta.
20071228
oyle garip oyle garip ki bu insanoglu; once sabir kupunu kesfediyor, sonra sabir kupunu cozecek robotu
20071225
Nese Duzel'in Prof. Cemil Oktay soylesisinden kaydedilesi notlar:
/Modernleşme sürecimizin de kahramanları var. İslam"da nasıl Peygamber"in yaşamına, sözlerine bakılıyorsa… Tıpkı İslam"daki sünnet gibi, biz de modernleşme kahramanlarının eylemlerine, sözlerine, savundukları değerlere atfen davranıyoruz. Örneğin Atatürk. Örneğin İkinci Mahmut"un yaptığı modernleşmelere atıfta bulunuyoruz. Yani biz Türkiye"nin 1920"lerdeki ilk girişimlerine bir sünnet kültürü muamelesi yapıyoruz. Böyle bakıldığında Türkiye hala laikleşmedi, dünyevileşmedi. Çünkü dünyevileşmek demek güncelin getirdiği koşullara kendinizi bağlamanız demektir. Türkiye ise kalıp olarak sünnet kültürüyle bağını kesemedi. Bu sünnet kültürü Kemalizm olabilir. Başka bir izm olabilir. Sonuç itibarıyla her şeyi bir şeye atfen meşrulaştırmaya çalışıyoruz ki, işte bu, laikleşme, dünyevileşme değildir./
/Türbandaki artışı, toplumda muhafazakarlığın artması olarak görmek yerine, toplumda zaten var olan muhafazakarlığın görünür hale gelmesi olarak yorumlayabilirsiniz. 1960"larda İstanbul bir milyondu. Bugün nüfus katlandı, başörtüsü de katlandı. Çünkü göç köylerden ve kasabalardan oluyor. Çünkü Cumhuriyet köylere kasabalara girmedi, giremedi. Cumhuriyet"in değerleri, modernitenin yaşam biçimi ülkenin yüzde 80"inine girmedi. Şimdi o köylüler modernleşme süreciyle büyük kentlere geliyorlar. Gelirken de köylülüğü biraz kentlere getiriyorlar. /
/Bizim iki burjuvazimiz var. Boğaz burjuvazisi ve türbanlı burjuvazi. İkisi kendi aralarında yarışıyorlar. Her iki burjuvazi de modernleşmek ve kazanmak istiyor ama haçını kendi taşımak istemiyor. Yani bunun bedelini ödemek istemiyor. İstanbulun varoşlarındaki toplumsal koşulları düşünün. Bu türban, bu din tartışmaları olmasa, TÜSİAD nasıl tutacak bu varoşları? Hangi sosyal kurumu kurdu? Hangi kaynaklarla bu varoşları tutacağız?/
/Biraz önce türban türev bir sorun dedim ya… Türkiye"nin aslında bir köylülük problemi var. Biz hala topraktan tam kopamadık. Her tarafımızda bir tarım kokusu, bir köy kokusu var. Tam bir büro insanı, kent insanı olamadık biz. Kendini modern zannedenler de olamadı./
/Muhafazakar demek, hala dedesinin kütüphanesindeki kitapları okuyan insan demektir. Böyle ailelerimiz, insanlarımız çok az bizim. Bizim muhafazakarlığımızda bile bir sığlık, köylülük, yerellik var. Geçenlerde Kızılay"da saat 11"de otel"den çıktım. Ezan sesi geliyor. Civarda cami de yok. Başımı kaldırdım, tepemdeki binanın altıncı katına iki hoparlör koymuşlar. Merkezi sistemden ezan dağıtıyorlar. Sonra biraz yürüdüm. Bir başka binanın üst katında hoparlörler gördüm. İslam toplumunda ezan daima minareden gelmiştir. İlk defa ezan sesinin işyeri ya da konut olarak kullanılan bir binadan geldiğini gördüm. Sonra da bu manzaranın gördüğüm başka manzaralara çok benzediğini düşündüm. Her tepeye bayrak dikmekle, oturulan mekana hoparlör takıp millete ezan okumak ieriği farklı olsa da aynı kalıplar. Bu muhafazakarlık değildir. Bu sembolleri sığlaştırmaktır, çıtayı sürekli aşağıya çekmektir. Biz dini de, milliyetçiliği de kötü icra ediyoruz. Türkiye"de endişelenmemiz gereken ne mahalle baskısıdır ne de türbandır. Türkiye"de endişelenmemiz gereken sosyal olgu kalitesizliktir, avami değerlere inmektir, "sığlık"tır!.. /
/Modernleşme sürecimizin de kahramanları var. İslam"da nasıl Peygamber"in yaşamına, sözlerine bakılıyorsa… Tıpkı İslam"daki sünnet gibi, biz de modernleşme kahramanlarının eylemlerine, sözlerine, savundukları değerlere atfen davranıyoruz. Örneğin Atatürk. Örneğin İkinci Mahmut"un yaptığı modernleşmelere atıfta bulunuyoruz. Yani biz Türkiye"nin 1920"lerdeki ilk girişimlerine bir sünnet kültürü muamelesi yapıyoruz. Böyle bakıldığında Türkiye hala laikleşmedi, dünyevileşmedi. Çünkü dünyevileşmek demek güncelin getirdiği koşullara kendinizi bağlamanız demektir. Türkiye ise kalıp olarak sünnet kültürüyle bağını kesemedi. Bu sünnet kültürü Kemalizm olabilir. Başka bir izm olabilir. Sonuç itibarıyla her şeyi bir şeye atfen meşrulaştırmaya çalışıyoruz ki, işte bu, laikleşme, dünyevileşme değildir./
/Türbandaki artışı, toplumda muhafazakarlığın artması olarak görmek yerine, toplumda zaten var olan muhafazakarlığın görünür hale gelmesi olarak yorumlayabilirsiniz. 1960"larda İstanbul bir milyondu. Bugün nüfus katlandı, başörtüsü de katlandı. Çünkü göç köylerden ve kasabalardan oluyor. Çünkü Cumhuriyet köylere kasabalara girmedi, giremedi. Cumhuriyet"in değerleri, modernitenin yaşam biçimi ülkenin yüzde 80"inine girmedi. Şimdi o köylüler modernleşme süreciyle büyük kentlere geliyorlar. Gelirken de köylülüğü biraz kentlere getiriyorlar. /
/Bizim iki burjuvazimiz var. Boğaz burjuvazisi ve türbanlı burjuvazi. İkisi kendi aralarında yarışıyorlar. Her iki burjuvazi de modernleşmek ve kazanmak istiyor ama haçını kendi taşımak istemiyor. Yani bunun bedelini ödemek istemiyor. İstanbulun varoşlarındaki toplumsal koşulları düşünün. Bu türban, bu din tartışmaları olmasa, TÜSİAD nasıl tutacak bu varoşları? Hangi sosyal kurumu kurdu? Hangi kaynaklarla bu varoşları tutacağız?/
/Biraz önce türban türev bir sorun dedim ya… Türkiye"nin aslında bir köylülük problemi var. Biz hala topraktan tam kopamadık. Her tarafımızda bir tarım kokusu, bir köy kokusu var. Tam bir büro insanı, kent insanı olamadık biz. Kendini modern zannedenler de olamadı./
/Muhafazakar demek, hala dedesinin kütüphanesindeki kitapları okuyan insan demektir. Böyle ailelerimiz, insanlarımız çok az bizim. Bizim muhafazakarlığımızda bile bir sığlık, köylülük, yerellik var. Geçenlerde Kızılay"da saat 11"de otel"den çıktım. Ezan sesi geliyor. Civarda cami de yok. Başımı kaldırdım, tepemdeki binanın altıncı katına iki hoparlör koymuşlar. Merkezi sistemden ezan dağıtıyorlar. Sonra biraz yürüdüm. Bir başka binanın üst katında hoparlörler gördüm. İslam toplumunda ezan daima minareden gelmiştir. İlk defa ezan sesinin işyeri ya da konut olarak kullanılan bir binadan geldiğini gördüm. Sonra da bu manzaranın gördüğüm başka manzaralara çok benzediğini düşündüm. Her tepeye bayrak dikmekle, oturulan mekana hoparlör takıp millete ezan okumak ieriği farklı olsa da aynı kalıplar. Bu muhafazakarlık değildir. Bu sembolleri sığlaştırmaktır, çıtayı sürekli aşağıya çekmektir. Biz dini de, milliyetçiliği de kötü icra ediyoruz. Türkiye"de endişelenmemiz gereken ne mahalle baskısıdır ne de türbandır. Türkiye"de endişelenmemiz gereken sosyal olgu kalitesizliktir, avami değerlere inmektir, "sığlık"tır!.. /
20071203
Bu derinlikte oksijen yok yeteri kadar bana. Bu derinlikte nefes alamiyorum. Cikmaya calisiyorum yuzeye, arkamdan agirlik asagi cekerken beni. Yapamiyorum. Sadece kuyrugumu salliyorum. Yuzeye cikamiyorum. Oksijen yok. Nefes alamiyorum.
Yillar yillar yillar. Onceydi. Yuzundeki o ifadeyi oldugum yasa gelene kadar pek cok kez gormusumdur muhakkak ama, ilk gercekten fark edisimdi. Yuregimdeki agirligini. Annemin gumus bir yuzugu vardi. Orta ikinci sinifin yaziydi. Yazliktaydik hep beraber. Annem mutfaktaydi sanirim, ya da oyle bir mesgul sinyalinde iste. Tam da cocuktum iste. Genc cocuk. Saclarimin onlerini oksijenleyip, kolalayip gunese cikardim. Turuncu sari roflelerim olsun diye. Annemin, bir gumus yuzugu vardi, bana vermisti artik, unlu cekmecesinden nasil olduysa cikarip. O gumus yuzugun uzerinde kucucuk 3 tane mavi tas vardi, mine gibi duran. Ama kucucuk. Ve yuzuk bendeydi iste, nasil olduysa. Takmistim. Bir de dort yaprakli yonca seklinde, minicik ama minicik, bir gumus kolyesi vardi. Kaybederim diye takmaya kiyamadigim. O gun, o gunduz vakti, neden diger genc cocuklar gibi denizde ya da gidilmesi pek yasak olan o mes’um diskonun icerisinde degildim de evdeydim hatirlamiyorum. Belki cikmam yasakti. Aile olacaktik diye mi… hafizamda niye yok bunlar bilmiyorum. Olmasi lazim ama bulamiyorum. Kendimi goruyorum iste simdi: sarilanmis percemlerim yuzume dogru dusuyor, golgeliyor gozlerimi. Ofke ve sucluluktan yanaklarim kizarmis. Yaniyor yanaklarim. Percemlerim suursuzca sallanan ayaklarim yuzunden yanaklarima batiyor. Duymamaya calistigimi hatirliyorum. Bildigim tekerlemeleri gecirirken aklimdan: "...inci inci minci..." babam o gumus yuzugu kucuk parmagina gecirdi ansizin, “olene kadar bu yuzugu parmagimdan cikarmayacagim” dedi. “Olene kadar bu burada kalacak”. Oh olsundu. Bu bana cooook buyuk bir ceza olsundu. Her gordugumde yaptigim hatayi hatirlayacaktim. O yuzugu takmis oldugumu, kadin gibi olmaya calistigimi hatirlayacaktim. Baska sucum var mıydı bilmiyorum. Acaba yasakli disko sinirlarinda mi gorulmustum. Erkekli kizli arkadaslarla mi takilmistim. Denize mi atilmistim erkekler tarafindan. Hatirlamiyorum. Yoksa sadece yuzukler takmaya ozenen genc kiz olmak miydi konu. Neden hatirlamiyorum? Neden parmaga gecirilmis o yuzugu hatirliyorum da sucumu hatirlamiyorum? Yuzundeki o ifadeyi, pek cok kez gormusumdur muhakkak, bulundugum yasa gelene kadar. Ama ilk kez kalemle cizebilecek kadar inceledigimden... Ice kivrilmis gergin dudaklarini. Ates sacan mavi gozlerini. Derin gozlerini. Bana nefes aldirmayan mavi derin gozlerini. Ofkeye acilan gozlerini. Agzindan sacilan tukurukler bir mercek gibi, buyuttuler goz bebeklerini. Parmagini sallarken bana, “olunceye kadar” derken, gumus parlayan bir helezon isiga donustu havada. O helezon geldi sikti bogazimi. Yine nefes alamadim. Yok olmak istedim. Yazlikta evin icinde oturuyorduk gunduz vakti, ve ne aradigimi hic bilemiyorum ben orada…
Dun gece kendimi kaybedip sallarken ici manali disi manasiz kelimelerimi, menzilinde kaldi oktan yapilmis kelimelerimin. Tam on ikiden, tam onikiden. Anlamiyor onunla ne alip veremedigimi. Diyor ki “sen benimle bas edemezsin”. Sonra cocuk gibi ofkeleniyor yine. Yine dudaklarini kiviriyor, bu defa sessizce, ama o dinmeyen ofkeyle. O herseye hakkim var diye bagiran ofkesiyle. Bugulanmis mavi derin gozleriyle. Bana ayni iskenceyi yapiyor. Bugunumu dunumu aksamimi ve gunduzumu caliyor simdi de.
Ben o ifadeyi, cok kereler cok kereler gordum. Artik uzulmeyecegim diyorum. Ama nedendir bilinmez, nefes alamiyorum. Bu derinlikte.
20071126
3 silahsor
Insanin insanlarla beraber olmayi istemesi bir ihtiyactan kaynaklaniyor, . Tumden bir yalnizlik hayal etmeye calisiyorum, icinde sikinti ve yalnizlik huznune yer olmayan, beceremiyorum. Oysa ki dokunulmak istemeyen ben ne taklalar atarim bazen uzakta daha uzakta olabilmek icin, herkeslerden ve herseylerden. Karin boslugumu iyiden iyiye doldurmus bir minik velet bana sormadan neredeyse durmaksizin hatirlatirken kendini tekmeleriyle, cok degil 2 ay sonradan sonra, bir daha gercekten ne zaman yalniz kalabilecegimi dusunuyorum ve endiseleniyorum kendi adima, yalniz ben adina. Ya surekli birisiyle olabilmeyi beceremezsem diye…
Yine de, bu Pazar gunu, mevsimsel olarak anormal sayilabilecek bir gunesin altinda, evden uzerimdekilerle bir anda esen bir fikirle cikip iki eski arkadasimla yerdeki taslara vura vura cevrede surtmek ne guzeldi diye dusunmekten alamiyorum kendimi. Yalnizliga tek benzeyen kismi ozgurluk boyle bir anidenligin. Ayaklarimiz nereye gotururse oraya yuruduk muhabbette kaybolurken. Camura bastik, otlara baktik, koyunlar gorduk otlayan. Elimize birer kutu kola aldik, bakkala borc yapip. Yaslarimizi konustuk, yaslaniyor oldugumuzu, ellerimiz ceplerimizde ve onumuze baka baka yururken. Yine erkekleri konustuk, hayatlarimizi kaplayan, kaplasin istediklerimizi, dertlenmeden, bosvererek. Siradan bir Pazar gunuydu. Iki arkadasimla hafif kikirdayip burnumu ceke ceke sokakta oynadim, cocuklar gibi.
Yine de, bu Pazar gunu, mevsimsel olarak anormal sayilabilecek bir gunesin altinda, evden uzerimdekilerle bir anda esen bir fikirle cikip iki eski arkadasimla yerdeki taslara vura vura cevrede surtmek ne guzeldi diye dusunmekten alamiyorum kendimi. Yalnizliga tek benzeyen kismi ozgurluk boyle bir anidenligin. Ayaklarimiz nereye gotururse oraya yuruduk muhabbette kaybolurken. Camura bastik, otlara baktik, koyunlar gorduk otlayan. Elimize birer kutu kola aldik, bakkala borc yapip. Yaslarimizi konustuk, yaslaniyor oldugumuzu, ellerimiz ceplerimizde ve onumuze baka baka yururken. Yine erkekleri konustuk, hayatlarimizi kaplayan, kaplasin istediklerimizi, dertlenmeden, bosvererek. Siradan bir Pazar gunuydu. Iki arkadasimla hafif kikirdayip burnumu ceke ceke sokakta oynadim, cocuklar gibi.
20071123
Napcaz simdi ve benzer bi'haller oldu bana

Ne zaman ve nasil bu hale geldim bilmiyorum. Cok degil, herhalde, bir kac senedir. Okumaktan cok izleyerek surdurmeyi tercih ettigim, icinde varolmak icin cabaladigim bir dunya insan ve sahnenin yan tesiri sonucu, herhalde.
Bir bakiyorum saatimin pili bitmis mesela. Tarifledigim kendim o saati alip bir daha bulunmayacak koselere bilincsizce atarken, "davranan" kendim hemen ertesi gun hic unutmadan ve usenmeden aliyor o saati gidiyor pilini degistirtiyor.
Kendi kendimi sasirtmaya devam ediyorum: Bombos bir dukkan. Kuruyemis aliyorum. Karsiliginda para uzatiyorum satici cocuga. Cocugun yuzu eksiyor: "bozuk yok muydu, o zaman disarida bozup da gelin bi'zahmet" diyor... Bir anda safagim atiyor, kipkirmizi oluyorum ve tum ciddiyetimle dersi baslatiyorum: "Beyefendi, burada musteri olan benim, kuruyemis alirken bozuk para ile odeme yapilacagina dair bir uyari ya da kural da yok. Beni bir daha gormeyecek olmaniz bana kaba davranabilmeniz anlamina gelmez" diyorum. O da kizariyor ve parayi bir cirpida bozdurup ustunu bana uzatiyor bir sey demeden. Verdigim dersten emin, sicak kuruyemise dadaniyorum, icim rahat. Tarifledigim kendimi dukkanin kapisindan cikarken goruyorum, zor bela bozdurmus parayi, saticiya uzatiyor "buyrun" diyerek, biraz ofkeli biraz ezik.
Elimde yeni Express dergisi, Taksim'deki en favori yalnizlik kosem, Zencefil restorana daliyorum, acliktan gozlerim firlamis yuvalarindan. Burasinin kucuk karisik salatasini hic bir yemege degisemedigimi dusunuyorum bir yandan, neden yillardir alternatif yerleri deneyemedigimi dusunerek. Ah kotu sans, aksamin dokuzunda Zencefil'de yer yok. Cok kibar bir gorevli, buyurun diyerek beklemek icin tabureyi gosteriyor ama icime bir deney kurdu dusurmusum, cikiyorum biraz ileride yillardir gordugum Parsifal'e adimimi atiyorum. Tahmin ettigim gibi bos. Menuyu acele inceliyorum, gozumu ve zil calan midemi doyuracak, yalnizligima uygun bir secenek hemen yukseliveriyor digerlerinin arasindan: Tulum peynirli, cevizli, kepekli makarna. Tamam diyorum, kepekli; yani sucluluktan uzak. Cevizli ve tulum peynirli diyorum, aradigim lezzeti tarif ediyor. Bombos dukkanda garsonu ariyor sabirsiz gozlerim, siparisi vermek icin, sonunda buluyorum ve siparisimi soyluyorum sessizce, "tulumlu cevizli makarna lutfen, yazdigi gibi kepekli makarna, degil mi?". Garson basiyla onayliyor "evet tabii" derken. Kendi kendimi sorguluyorum, niye onay almak istedin ki diye.. Beklerken Express'i aciyorum, Bir cift goz, ensemden, bana ya da dergiye dogru surekli uzaniyor. Garsonun gozleri, biliyorum. Bakmamaya ve dikkatimi dagitmamaya calisiyorum. Karnim da ac. Nerede bu yemek... Geriliyorum. Ve sonunda, yemegim geliyor: Tulum peynir yerine nitelikli bir beyaz bakkal peyniri. Cevizler kavurulmus cok sukur. O da ne! Kepekli makarnamin yerinde bembeyaz, ustelik kremaya bulanmis duduk makarnalar dans ediyor. La havle diyorum. Caresizce garsonu ariyor gozlerim. Oylesine acim ki... Of diyorum of. Simdi Zencefil'de olmak vardi... Yemegimi sessizce ve caresizce yerken, tarifledigim kendimi aliyorum karsimdan kendi yerime oturtuyorum. "Sessizce ye, hizlica, ne farkeder?". Ne farkeder?. Oyle kucuk seyler oyle buyuk farklar yaratmaya basladi ki. Kendi kendime sasiyorum. Oylesine mutsuzum ki. Garson gecerken yanimdan -nihayet- "Ama" diyorum "ama bu makarna kepekli degil!". Cevap hemen geliyor: "Hiii napcaz simdi??" Icimden bagiriyorum aniden: "Elinin korunu yapicazz!!". Disimdan tum ciddiyetiyle bir ses yukseliyor: "Ne demek napicaz, neyse artik sizi deminden beri arayip bulamadigimdan yemeye basladim ama lutfen bunu isletmeye ya da mutfaga bildirir misiniz?".. Garsonun cevabi oncekinden de komik: "ya o degil de... ben aslinda bu dergiyi merak etmistim (eline aliyor teklifsizce).. sol dergi degil mi bu?". Ben: "efendim?!" Garson "sol sol? dergi diyorum". Ben birseyler mirildaniyorum artik, gitsin, sadece gitsin diye... Eski bene teslim olmus haldeyim, agzimi zevksizce makarnayla dolduruyorum. "Yok" diyorum kendi kendime. "Sen degistin. Sen artik, Zencefil'e aitsin. Hayatini, cok sevdigin, varliklarina guvenip esir ettigin detaylara teslim edeli, uuuf, cook seneler olmus. Donemezsin."
20071122
Size de olur mu? Ansizin gelen bir muzigin etkisiyle kendinizin bir soluk kadar disina ciktiginiz bir an, goz kapaklarinizin hareketini hissettiginiz, kirpiklerinizin nefesinize paralel acilip kapandigini… gordugunuzu, yasadiginizi. Hemen sonra ta icinizden bir nefes evrene karisana kadar kisa bir an. Butun yorgunluklarin hayatta alacaginiz karsiligi gibi bir an iste.
Johann Pachelbel - Canon
Johann Pachelbel - Canon
20071121
bugunku koselerden...
Yenilmiş dayaklarının hesabını soramayan çocuklar büyüyebilir mi acaba?
Babası elini kaldırdığında o eli havada tutup artık kendisine vurulamayacağını söyleyememiş, söylemese bile o eli tutmamış çocuklar "adam" olur mu?
Ece Temelkuran
***
DTP, sistemle ilgili haklı şikâyetleri olan ve aynı gen havuzunda yaşayan saf kitlelerden daha tehlikeli değildir.
Nihal Karaca
***
Sadece gelir artışıyla tasarruf düzeyi artsaydı Amerikan ekonomisinde tasarruf açığı olmazdı. Kısacası, gelirin nasıl sağlandığının tasarruflarla çok yakından ilişkisi var. Diğer bir deyimle, ülkede üretilen mal ve hizmetlerin bir kısmının ülkede yaşayanlara değil, dış dünyaya satılması gerekiyor.
Hursit Gunes
Babası elini kaldırdığında o eli havada tutup artık kendisine vurulamayacağını söyleyememiş, söylemese bile o eli tutmamış çocuklar "adam" olur mu?
Ece Temelkuran
***
DTP, sistemle ilgili haklı şikâyetleri olan ve aynı gen havuzunda yaşayan saf kitlelerden daha tehlikeli değildir.
Nihal Karaca
***
Sadece gelir artışıyla tasarruf düzeyi artsaydı Amerikan ekonomisinde tasarruf açığı olmazdı. Kısacası, gelirin nasıl sağlandığının tasarruflarla çok yakından ilişkisi var. Diğer bir deyimle, ülkede üretilen mal ve hizmetlerin bir kısmının ülkede yaşayanlara değil, dış dünyaya satılması gerekiyor.
Hursit Gunes
20071114
Sait Faik'ten alinti
...
Soz vermistim kendi kendime:Yazi bile yazmayacaktim. Yazi yazmak da, bir hirstan baska ne idi? Burada, namuslu insanların arasinda sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadim. Kostum tutuncuye, kalem, kagit aldım.Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canim sikilirsa kucuk degnekler yontmak icin cebimde tasidigim cakimi cikarttım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum optum.
Yazmazsam deli olacaktim.
Sait Faik Abasıyanık
...
Soz vermistim kendi kendime:Yazi bile yazmayacaktim. Yazi yazmak da, bir hirstan baska ne idi? Burada, namuslu insanların arasinda sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadim. Kostum tutuncuye, kalem, kagit aldım.Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canim sikilirsa kucuk degnekler yontmak icin cebimde tasidigim cakimi cikarttım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum optum.
Yazmazsam deli olacaktim.
Sait Faik Abasıyanık
...
Subscribe to:
Posts (Atom)