20050929

bağla(nı)rım bagla(n)mam sana ne!

Büyüme çağımı hatırlarken kendimi öyle asi ve aidiyetsiz -bir çeşit nowhere man- olarak resmediyorum ki kafamda, bu imaj gittikçe uzaklaşıyor benden, marjinal kalıyor neredeyse. Sanki yer çekimine bile bağlı değilmişim ben 17 yaşındayken... Ne ister, ne yermişim ne içermişim ne bileyim ki. Tek hatırladığım yağmur tutkum, şimdilerde daha da hasretle beklediğim sonbahar günleri yani... A tabii bir de öğle yemeklerinde eve gelişim ve annemin nefis yöresel yoğurdun üzerine yerleştirdiği bir top suda pişmiş yumurta, sumakla bezenmiş şekilde bir renkler harmonisi. Kendimi zorluyorum daha da, hayat gezimde bana bağlanan, benim bağlandığım, bağlandığımız, bağlanmak isteyip de beceremediğim neler var acaba diye, nafile. Acaba ısrarla yürümeyi seçtiğim bir yol var mıydı, ya da bisikletim vazgeçilmez miydi... hayır ille de hayır.
.
Sonra ne oldu bilmiyorum, bazı nesneler, kokular, ortamlar olmadıkça mahrumiyet duygusunu yaşamaya başladım. Bu niye ve nasıl oldu bilmiyorum, sanki kafamın içi yıkanmış gibi. Ama ben çam ağacı kokusu olmadan yaşayamaz oldum. Haftada 3-5 kez yoğurt yemezsem kuruyorum sanki, ya da yeterli sarımsak kokusu almazsa burnum, açlık duygum geçmiyor. Eskiden iki doz John Lennon bir doz Led Zeppelin olan farkındalık yükseltme reçetesi, minik üzümlü kıtırık kurabiyelerle filtre kahvelere dönüştü son zamanlarda ve ben, oluşturduğum bu bağları çözmeyi istemiyorum galiba -hayatımda sanıyorum ilk defa. İlk defa şimdiyi sorguluyorum zaman zaman, bazen de söyleniyorum basbayağı; su sıçratan arabalara, ezik domates veren bakkala, birbiriyle didişen akrabalara. Kapı çalıyor, pat birisi geliyor, içten içe hayıflanmak yerine öylece konuşuveren gülüveren insanlara dönüşüyoruz, plansız programsız - ne güzel. Hem artık balık sofralarını da pek sever oldum. Acelem yok canım, tatlı tatlı yiyelim işte...
.
Şimdinin gücü insanı rasyonel olarak varolmaya itmesinde sanıyorum. Acele etmeyi ya da yavaşlamayı düşündürmüyor insana. Bir dilim kek eskiden bir pop-art resimdi benim için, şimdiyse ağzımın suyunu akıtan birşey. İçimde bir saat işliyor gibi artık. Yağmurdan mıdır nedir, zıplaya zıplaya şarkı söyleyesim geliyor; Ob-la-di ob-la-da life goes on naananana life goes on...

4 comments:

kevintaft50103360 said...

i thought your blog was cool and i think you may like this cool Website. now just Click Here

hsiao ch'u said...

ilk olarak spam comment lere bir vela havle vela kuvvetilla..çekmek isterim...
zaman birilerinin dediği gibi "old bald cheater" da olmayabilir diyesim geliyor, yazını okuyup da kendimi düşündüğümde hayatta vazgeçilmezlerimin giderek azaldığını, mentor'um z. ile zaman geçirmek, yazmak (hem akademik, hem genel), istanbul'da bir yaz akşamı kıpkızıl bir dolunayı seyretmek, "to wake up in the city that never sleeps", sabah kahvesi, camel (cemal)'den bir "drag", güzel müzik ve mesleğim için yaşadığımı söyleyebilirim (kendisi için bir kedi yavrusu da dahil olmak üzere pek çok şeyimi feda ettim)
küçükken, yani henüz ilk okuldayken insanları anlamak için kafa patlatan erken gelişmiş bir çocuktum ve en sevdiğim şey, ilkokul avlusunda önlüğün düğmeleri arasından sağ elimi geçirerek napoleon pozunda gündüz düşlerine dalmaktı, şu an napoleon pozu yok ("not tonight, josephine!") ama gündüz düşleri baki
zaman işte mirim, hay kronos un erkekliği :(

hsiao ch'u said...

bir de insanları anlama çabası baki tabi, keza

e said...

ne güzel yaştı 17, ne doluydu her sey, nasıl da doluyordum doluyordum ve taşıyordum. izafiydi zaman. ..