20081114

geri dondum donmesine ya, kulaklarim ve gozlerim pisman oldular okuduklarina, duyduklarina, gorduklerine... uzerime koca koca golgeler dusuyor: basbakandi, ergenekondu, savunma bakaniydi, dtpsi pkksi ve tum gunluk haberlere sikisan gorunmez insan trajedileri..
buyrun, siz de okuyun, ve kolaysa yasamaya devam edin

Vicdan evinden hiç mi geçmedi yolun?

20081027

buradayiz

http://www.ktunnel.com/index.php/1010110A/0f7e9571d6172b3a2473b065597292bf3405de73a0322ed71333ada3b1264c1da9377ab85d861a8615672

20081023

olmak istedigim yer

istedigimden daha fazla dusunuyorum
istedigimden daha fazla iciyorum

20081010

bir yorum uzerine

Dr. Marc Faber [(aka Dr. Doom) is an investment analyst and
entrepreneur ] concluded his monthly bulletin (June 2008) with the
Following:

''The federal government is sending each of us a $600 rebate. If we
spend that money at Wal-Mart, the money goes to China. If we spend it
on gasoline it goes to the Arabs. If we buy a computer /software it
will go to India. If we purchase fruit and vegetables it will go to
Mexico, Honduras and Guatemala. If we purchase a good car it will go
to Germany. If we purchase useless crap it will go to Taiwan and none
of it will help the American economy. The only way to keep that money
here at home is to spend it on prostitutes and beer, since these are
the only products still produced in US. I've been doing my part.'


yukaridaki pasaj yazisma grubuna dusunce bir suru eglenceli yorum yapildi. Ama en guzeli:

"Turkiye icin de aynisi soylenebilir.. tek farkla; bira icince paranin burada kalmasi tamam da, diger konu icin harcanan para Rusya veya Ukrayna'ya gidecektir.

20081007

30 ocaktan bu yana, bebegimi ilk defa kucagima alali koskoca bir 8 ay gecti, bir satir bile oynatmamis olmak ne kotu! halbuki her gun farkli bir duygu-dusunceyle uyandigimi hatirliyorum simdi hayal meyal, uykusuz gecelerin arasinda, uyur uyanik. fikret Kizilok'un dedigi gibi: gecenin 3'u, dertlerin en gucu

artik toparlanma vaktidir diyor icimdeki saat, kalbimin en derinine ekilen tohum koklerini guclendirirken gecen her saniyede.. tam da, "benim ben olma seruvenime" muhalefet ediyor... derdim, o minik yaramaz elleriyle bana butunlenme hissini tattirmamis olsaydi...

aylar once okudugum bir yaziyi sonradan sakin kafayla dusunebilmek umuduyla saklamisim: diyor ki Ayse Kadioglu; .."annelik bir gonullu esaret, bir gonul esareti.."

gonullu esaretten gonul esaretine gecmek icin kendi kendime mirildanmaya basliyorum simdi: "kirmizi balik yuzuyor, kivrila kivrila gidiyor..."

merhaba is, merhaba nisantasi, merhaba diyet, merhaba istanbul... merhaba.

20080226

Oscar odul torenini kaciranlar icin Jon Stewart'in sunumu

...... Oscar is 80 this year, which makes him now automatically the frontrunner
for the Republican nomination. You have to admit, this is a huge election.
An historic election. So much excitement. For the first time in so many
years we don't have an incumbent president or an incumbent vice-president.
The field is wide open. Have you all had a chance to examine all the
candidates, study their positions and pick the Democrat you'll vote for?
Democrats do have an historic race going. Hillary Clinton vs Barack Obama.
Normally, when you see a black man or a woman president an asteroid is about
to hit the Statue of Liberty. How will we know it's the future? Silver
unitards, that can't be all? You have to give Barack Obama credit, he's
overcome a great deal. Not just he's an African-American. Barack Hussein
Obama is his name. His middle name is the last name of Iraq's former tyrant.
His last name rhymes with Osama. That's not easy to overcome. I think we all
remember the ill fated 1944 presidential campaign of Gaydolf Titler. It's
just a shame, Titler had so many good ideas. We just couldn't get past the
name. And the moustache. But, are you ready to have a wonderful show ladies
and gentlemen and welcome back to this town? I'm delighted that you're here.
We're going to have a great night.

20080221

20080122

yanilgiya dair anket


Aksam gazetesinden bir haber:

"Spor giyimin önde gelen markası Nike, 2008 bahar koleksiyonun tanıtımını yaparken, Türkiye için muhafazakar bir slogan kullandı. Türkiye’de yükselişe geçen İslamcı dalgayı göz önüne aldığı sanılan Nike, internet sitesinde ve mağazalarına gönderdiği afişte 2008 kadın koleksiyonun tanıtımını yaparken farklı sloganlar kullandı. ABD ve Avrupa ülkelerinde, ‘Yes to shaking what your mama gave you’ (Annenin sana verdiklerini çalkalamaya evet!) sloganını kullanan Nike, sıra Türkiye’ye gelince küçük bir sansür yaparak, sloganı Türkçe’ye, “Yaradanın verdiklerini çalkalamaya evet!’ olarak çevirdik. Nike yetkililerinin Müslüman Türk tüketicinin tepkisini çekmemek için slogan değişikliğine gittiği tahmin ediliyor. "


Daha okurken kahkaha atmadan duramadim. Ananin verdiklerini calkalamaya evet! diye tekrarladim kendi kendime, hic mustehcen ve komik gelmedi. Ama "Yaradanin verdiklerini calkalamaya evet! dedigim anda gulme ve soyle oh sikidik diye calkalama istegi kendilinden geliveriyordu.

Sizlerin fikrini merak ederim hakikaten... Sizce hangisi daha "islamik"? Yaradanin verdiklerini calkalamak mi, anamizin verdiklerini calkalamak mi?

20080117

blog onerisi, istanbul'da yeme icmeye dair:

http://www.yesek.com/

http://www.yesek.com/?page_id=2

20080111

3 fotograf ve dusundurdukleri

bugun baskalarinin cektigi fotograflara gozum daldi durdu. Birincisi bir Bresson fotografi, kendisiyle Sabanci'da gecen sene sergisi sayesinde tanismistim. Sergiler birini tanidigini sanmak icin harika araclar, ama eserler karsisinda boyle randevulasmis sekilde duygulanamiyorsunuz. Daha cok bir rastlanti gerekiyor, o eserin bakan kisideki izdusumune yaklasabilmek icin. Bugun tam da yaratici bir iki kelime etmek zorunda oldugum bir zamanda, o andan kacip ntvmsnbc ye sigindigimda karsima cikiverdi. giptayla gulumsedim. kizin enine cizgili gemici tisortune, kopegin anlik bakisina, erkege ve tum bu guzel ani bulusturan kafe goruntusune.



ikinci fotografa oylesine giriverdigim bir blogda rastladim. aceleyle fotografi sag clikleyip kocama "(kedimiz) cincan'in hayattan en buyuk beklentisi" basligiyla gonderdim. gun icerisinde de donup donup yatagin uzerine dusen gunes lekelerini, ondeki kedinin ustuste koydugu patilerinin huzurunu, ifadelerini seyrettim durdum.



ucuncu fotograf yine bir kedi fotografi. sadece guzel. guzelin sembolu hatta.

20071228

oyle garip oyle garip ki bu insanoglu; once sabir kupunu kesfediyor, sonra sabir kupunu cozecek robotu

20071225

Nese Duzel'in Prof. Cemil Oktay soylesisinden kaydedilesi notlar:

/Modernleşme sürecimizin de kahramanları var. İslam"da nasıl Peygamber"in yaşamına, sözlerine bakılıyorsa… Tıpkı İslam"daki sünnet gibi, biz de modernleşme kahramanlarının eylemlerine, sözlerine, savundukları değerlere atfen davranıyoruz. Örneğin Atatürk. Örneğin İkinci Mahmut"un yaptığı modernleşmelere atıfta bulunuyoruz. Yani biz Türkiye"nin 1920"lerdeki ilk girişimlerine bir sünnet kültürü muamelesi yapıyoruz. Böyle bakıldığında Türkiye hala laikleşmedi, dünyevileşmedi. Çünkü dünyevileşmek demek güncelin getirdiği koşullara kendinizi bağlamanız demektir. Türkiye ise kalıp olarak sünnet kültürüyle bağını kesemedi. Bu sünnet kültürü Kemalizm olabilir. Başka bir izm olabilir. Sonuç itibarıyla her şeyi bir şeye atfen meşrulaştırmaya çalışıyoruz ki, işte bu, laikleşme, dünyevileşme değildir./

/Türbandaki artışı, toplumda muhafazakarlığın artması olarak görmek yerine, toplumda zaten var olan muhafazakarlığın görünür hale gelmesi olarak yorumlayabilirsiniz. 1960"larda İstanbul bir milyondu. Bugün nüfus katlandı, başörtüsü de katlandı. Çünkü göç köylerden ve kasabalardan oluyor. Çünkü Cumhuriyet köylere kasabalara girmedi, giremedi. Cumhuriyet"in değerleri, modernitenin yaşam biçimi ülkenin yüzde 80"inine girmedi. Şimdi o köylüler modernleşme süreciyle büyük kentlere geliyorlar. Gelirken de köylülüğü biraz kentlere getiriyorlar. /

/Bizim iki burjuvazimiz var. Boğaz burjuvazisi ve türbanlı burjuvazi. İkisi kendi aralarında yarışıyorlar. Her iki burjuvazi de modernleşmek ve kazanmak istiyor ama haçını kendi taşımak istemiyor. Yani bunun bedelini ödemek istemiyor. İstanbulun varoşlarındaki toplumsal koşulları düşünün. Bu türban, bu din tartışmaları olmasa, TÜSİAD nasıl tutacak bu varoşları? Hangi sosyal kurumu kurdu? Hangi kaynaklarla bu varoşları tutacağız?/

/Biraz önce türban türev bir sorun dedim ya… Türkiye"nin aslında bir köylülük problemi var. Biz hala topraktan tam kopamadık. Her tarafımızda bir tarım kokusu, bir köy kokusu var. Tam bir büro insanı, kent insanı olamadık biz. Kendini modern zannedenler de olamadı./

/Muhafazakar demek, hala dedesinin kütüphanesindeki kitapları okuyan insan demektir. Böyle ailelerimiz, insanlarımız çok az bizim. Bizim muhafazakarlığımızda bile bir sığlık, köylülük, yerellik var. Geçenlerde Kızılay"da saat 11"de otel"den çıktım. Ezan sesi geliyor. Civarda cami de yok. Başımı kaldırdım, tepemdeki binanın altıncı katına iki hoparlör koymuşlar. Merkezi sistemden ezan dağıtıyorlar. Sonra biraz yürüdüm. Bir başka binanın üst katında hoparlörler gördüm. İslam toplumunda ezan daima minareden gelmiştir. İlk defa ezan sesinin işyeri ya da konut olarak kullanılan bir binadan geldiğini gördüm. Sonra da bu manzaranın gördüğüm başka manzaralara çok benzediğini düşündüm. Her tepeye bayrak dikmekle, oturulan mekana hoparlör takıp millete ezan okumak ieriği farklı olsa da aynı kalıplar. Bu muhafazakarlık değildir. Bu sembolleri sığlaştırmaktır, çıtayı sürekli aşağıya çekmektir. Biz dini de, milliyetçiliği de kötü icra ediyoruz. Türkiye"de endişelenmemiz gereken ne mahalle baskısıdır ne de türbandır. Türkiye"de endişelenmemiz gereken sosyal olgu kalitesizliktir, avami değerlere inmektir, "sığlık"tır!.. /

20071203


Bu derinlikte oksijen yok yeteri kadar bana. Bu derinlikte nefes alamiyorum. Cikmaya calisiyorum yuzeye, arkamdan agirlik asagi cekerken beni. Yapamiyorum. Sadece kuyrugumu salliyorum. Yuzeye cikamiyorum. Oksijen yok. Nefes alamiyorum.

Yillar yillar yillar. Onceydi. Yuzundeki o ifadeyi oldugum yasa gelene kadar pek cok kez gormusumdur muhakkak ama, ilk gercekten fark edisimdi. Yuregimdeki agirligini. Annemin gumus bir yuzugu vardi. Orta ikinci sinifin yaziydi. Yazliktaydik hep beraber. Annem mutfaktaydi sanirim, ya da oyle bir mesgul sinyalinde iste. Tam da cocuktum iste. Genc cocuk. Saclarimin onlerini oksijenleyip, kolalayip gunese cikardim. Turuncu sari roflelerim olsun diye. Annemin, bir gumus yuzugu vardi, bana vermisti artik, unlu cekmecesinden nasil olduysa cikarip. O gumus yuzugun uzerinde kucucuk 3 tane mavi tas vardi, mine gibi duran. Ama kucucuk. Ve yuzuk bendeydi iste, nasil olduysa. Takmistim. Bir de dort yaprakli yonca seklinde, minicik ama minicik, bir gumus kolyesi vardi. Kaybederim diye takmaya kiyamadigim. O gun, o gunduz vakti, neden diger genc cocuklar gibi denizde ya da gidilmesi pek yasak olan o mes’um diskonun icerisinde degildim de evdeydim hatirlamiyorum. Belki cikmam yasakti. Aile olacaktik diye mi… hafizamda niye yok bunlar bilmiyorum. Olmasi lazim ama bulamiyorum. Kendimi goruyorum iste simdi: sarilanmis percemlerim yuzume dogru dusuyor, golgeliyor gozlerimi. Ofke ve sucluluktan yanaklarim kizarmis. Yaniyor yanaklarim. Percemlerim suursuzca sallanan ayaklarim yuzunden yanaklarima batiyor. Duymamaya calistigimi hatirliyorum. Bildigim tekerlemeleri gecirirken aklimdan: "...inci inci minci..." babam o gumus yuzugu kucuk parmagina gecirdi ansizin, “olene kadar bu yuzugu parmagimdan cikarmayacagim” dedi. “Olene kadar bu burada kalacak”. Oh olsundu. Bu bana cooook buyuk bir ceza olsundu. Her gordugumde yaptigim hatayi hatirlayacaktim. O yuzugu takmis oldugumu, kadin gibi olmaya calistigimi hatirlayacaktim. Baska sucum var mıydı bilmiyorum. Acaba yasakli disko sinirlarinda mi gorulmustum. Erkekli kizli arkadaslarla mi takilmistim. Denize mi atilmistim erkekler tarafindan. Hatirlamiyorum. Yoksa sadece yuzukler takmaya ozenen genc kiz olmak miydi konu. Neden hatirlamiyorum? Neden parmaga gecirilmis o yuzugu hatirliyorum da sucumu hatirlamiyorum? Yuzundeki o ifadeyi, pek cok kez gormusumdur muhakkak, bulundugum yasa gelene kadar. Ama ilk kez kalemle cizebilecek kadar inceledigimden... Ice kivrilmis gergin dudaklarini. Ates sacan mavi gozlerini. Derin gozlerini. Bana nefes aldirmayan mavi derin gozlerini. Ofkeye acilan gozlerini. Agzindan sacilan tukurukler bir mercek gibi, buyuttuler goz bebeklerini. Parmagini sallarken bana, “olunceye kadar” derken, gumus parlayan bir helezon isiga donustu havada. O helezon geldi sikti bogazimi. Yine nefes alamadim. Yok olmak istedim. Yazlikta evin icinde oturuyorduk gunduz vakti, ve ne aradigimi hic bilemiyorum ben orada…
Dun gece kendimi kaybedip sallarken ici manali disi manasiz kelimelerimi, menzilinde kaldi oktan yapilmis kelimelerimin. Tam on ikiden, tam onikiden. Anlamiyor onunla ne alip veremedigimi. Diyor ki “sen benimle bas edemezsin”. Sonra cocuk gibi ofkeleniyor yine. Yine dudaklarini kiviriyor, bu defa sessizce, ama o dinmeyen ofkeyle. O herseye hakkim var diye bagiran ofkesiyle. Bugulanmis mavi derin gozleriyle. Bana ayni iskenceyi yapiyor. Bugunumu dunumu aksamimi ve gunduzumu caliyor simdi de.

Ben o ifadeyi, cok kereler cok kereler gordum. Artik uzulmeyecegim diyorum. Ama nedendir bilinmez, nefes alamiyorum. Bu derinlikte.

20071126

3 silahsor

Insanin insanlarla beraber olmayi istemesi bir ihtiyactan kaynaklaniyor, . Tumden bir yalnizlik hayal etmeye calisiyorum, icinde sikinti ve yalnizlik huznune yer olmayan, beceremiyorum. Oysa ki dokunulmak istemeyen ben ne taklalar atarim bazen uzakta daha uzakta olabilmek icin, herkeslerden ve herseylerden. Karin boslugumu iyiden iyiye doldurmus bir minik velet bana sormadan neredeyse durmaksizin hatirlatirken kendini tekmeleriyle, cok degil 2 ay sonradan sonra, bir daha gercekten ne zaman yalniz kalabilecegimi dusunuyorum ve endiseleniyorum kendi adima, yalniz ben adina. Ya surekli birisiyle olabilmeyi beceremezsem diye…

Yine de, bu Pazar gunu, mevsimsel olarak anormal sayilabilecek bir gunesin altinda, evden uzerimdekilerle bir anda esen bir fikirle cikip iki eski arkadasimla yerdeki taslara vura vura cevrede surtmek ne guzeldi diye dusunmekten alamiyorum kendimi. Yalnizliga tek benzeyen kismi ozgurluk boyle bir anidenligin. Ayaklarimiz nereye gotururse oraya yuruduk muhabbette kaybolurken. Camura bastik, otlara baktik, koyunlar gorduk otlayan. Elimize birer kutu kola aldik, bakkala borc yapip. Yaslarimizi konustuk, yaslaniyor oldugumuzu, ellerimiz ceplerimizde ve onumuze baka baka yururken. Yine erkekleri konustuk, hayatlarimizi kaplayan, kaplasin istediklerimizi, dertlenmeden, bosvererek. Siradan bir Pazar gunuydu. Iki arkadasimla hafif kikirdayip burnumu ceke ceke sokakta oynadim, cocuklar gibi.

20071123

Napcaz simdi ve benzer bi'haller oldu bana


Ne zaman ve nasil bu hale geldim bilmiyorum. Cok degil, herhalde, bir kac senedir. Okumaktan cok izleyerek surdurmeyi tercih ettigim, icinde varolmak icin cabaladigim bir dunya insan ve sahnenin yan tesiri sonucu, herhalde.

Bir bakiyorum saatimin pili bitmis mesela. Tarifledigim kendim o saati alip bir daha bulunmayacak koselere bilincsizce atarken, "davranan" kendim hemen ertesi gun hic unutmadan ve usenmeden aliyor o saati gidiyor pilini degistirtiyor.

Kendi kendimi sasirtmaya devam ediyorum: Bombos bir dukkan. Kuruyemis aliyorum. Karsiliginda para uzatiyorum satici cocuga. Cocugun yuzu eksiyor: "bozuk yok muydu, o zaman disarida bozup da gelin bi'zahmet" diyor... Bir anda safagim atiyor, kipkirmizi oluyorum ve tum ciddiyetimle dersi baslatiyorum: "Beyefendi, burada musteri olan benim, kuruyemis alirken bozuk para ile odeme yapilacagina dair bir uyari ya da kural da yok. Beni bir daha gormeyecek olmaniz bana kaba davranabilmeniz anlamina gelmez" diyorum. O da kizariyor ve parayi bir cirpida bozdurup ustunu bana uzatiyor bir sey demeden. Verdigim dersten emin, sicak kuruyemise dadaniyorum, icim rahat. Tarifledigim kendimi dukkanin kapisindan cikarken goruyorum, zor bela bozdurmus parayi, saticiya uzatiyor "buyrun" diyerek, biraz ofkeli biraz ezik.

Elimde yeni Express dergisi, Taksim'deki en favori yalnizlik kosem, Zencefil restorana daliyorum, acliktan gozlerim firlamis yuvalarindan. Burasinin kucuk karisik salatasini hic bir yemege degisemedigimi dusunuyorum bir yandan, neden yillardir alternatif yerleri deneyemedigimi dusunerek. Ah kotu sans, aksamin dokuzunda Zencefil'de yer yok. Cok kibar bir gorevli, buyurun diyerek beklemek icin tabureyi gosteriyor ama icime bir deney kurdu dusurmusum, cikiyorum biraz ileride yillardir gordugum Parsifal'e adimimi atiyorum. Tahmin ettigim gibi bos. Menuyu acele inceliyorum, gozumu ve zil calan midemi doyuracak, yalnizligima uygun bir secenek hemen yukseliveriyor digerlerinin arasindan: Tulum peynirli, cevizli, kepekli makarna. Tamam diyorum, kepekli; yani sucluluktan uzak. Cevizli ve tulum peynirli diyorum, aradigim lezzeti tarif ediyor. Bombos dukkanda garsonu ariyor sabirsiz gozlerim, siparisi vermek icin, sonunda buluyorum ve siparisimi soyluyorum sessizce, "tulumlu cevizli makarna lutfen, yazdigi gibi kepekli makarna, degil mi?". Garson basiyla onayliyor "evet tabii" derken. Kendi kendimi sorguluyorum, niye onay almak istedin ki diye.. Beklerken Express'i aciyorum, Bir cift goz, ensemden, bana ya da dergiye dogru surekli uzaniyor. Garsonun gozleri, biliyorum. Bakmamaya ve dikkatimi dagitmamaya calisiyorum. Karnim da ac. Nerede bu yemek... Geriliyorum. Ve sonunda, yemegim geliyor: Tulum peynir yerine nitelikli bir beyaz bakkal peyniri. Cevizler kavurulmus cok sukur. O da ne! Kepekli makarnamin yerinde bembeyaz, ustelik kremaya bulanmis duduk makarnalar dans ediyor. La havle diyorum. Caresizce garsonu ariyor gozlerim. Oylesine acim ki... Of diyorum of. Simdi Zencefil'de olmak vardi... Yemegimi sessizce ve caresizce yerken, tarifledigim kendimi aliyorum karsimdan kendi yerime oturtuyorum. "Sessizce ye, hizlica, ne farkeder?". Ne farkeder?. Oyle kucuk seyler oyle buyuk farklar yaratmaya basladi ki. Kendi kendime sasiyorum. Oylesine mutsuzum ki. Garson gecerken yanimdan -nihayet- "Ama" diyorum "ama bu makarna kepekli degil!". Cevap hemen geliyor: "Hiii napcaz simdi??" Icimden bagiriyorum aniden: "Elinin korunu yapicazz!!". Disimdan tum ciddiyetiyle bir ses yukseliyor: "Ne demek napicaz, neyse artik sizi deminden beri arayip bulamadigimdan yemeye basladim ama lutfen bunu isletmeye ya da mutfaga bildirir misiniz?".. Garsonun cevabi oncekinden de komik: "ya o degil de... ben aslinda bu dergiyi merak etmistim (eline aliyor teklifsizce).. sol dergi degil mi bu?". Ben: "efendim?!" Garson "sol sol? dergi diyorum". Ben birseyler mirildaniyorum artik, gitsin, sadece gitsin diye... Eski bene teslim olmus haldeyim, agzimi zevksizce makarnayla dolduruyorum. "Yok" diyorum kendi kendime. "Sen degistin. Sen artik, Zencefil'e aitsin. Hayatini, cok sevdigin, varliklarina guvenip esir ettigin detaylara teslim edeli, uuuf, cook seneler olmus. Donemezsin."

20071122

Size de olur mu? Ansizin gelen bir muzigin etkisiyle kendinizin bir soluk kadar disina ciktiginiz bir an, goz kapaklarinizin hareketini hissettiginiz, kirpiklerinizin nefesinize paralel acilip kapandigini… gordugunuzu, yasadiginizi. Hemen sonra ta icinizden bir nefes evrene karisana kadar kisa bir an. Butun yorgunluklarin hayatta alacaginiz karsiligi gibi bir an iste.


Johann Pachelbel - Canon

20071114

Sait Faik'ten alinti

...

Soz vermistim kendi kendime:Yazi bile yazmayacaktim. Yazi yazmak da, bir hirstan baska ne idi? Burada, namuslu insanların arasinda sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadim. Kostum tutuncuye, kalem, kagit aldım.Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canim sikilirsa kucuk degnekler yontmak icin cebimde tasidigim cakimi cikarttım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum optum.
Yazmazsam deli olacaktim.
Sait Faik Abasıyanık

...

20071105

Teoman'in Ayse Arman'la roportajina dair

Ayse Arman'in Teoman'la yaptigi roportaji okuyunca, dusundum de, birisi gozunun icine bakarak sana dair herhangi bir sey sorarken, en dogru cevabi icinde bulup hemen oracikta cevaplayabilmek baska bir meziyet olsa gerek diye dusundum.
Teoman'i, yillar once konserine gidip "oo papatya" diye bagirarak sarki soyleyip, sonra barmeni tavlayarak aldigim beles ickilerle kendimi yerlerde surunecek kadar rezil edip sarhos olurken de cok sevmistim. Simdiki yasimla adamligini sevdim, dogru soyleyebilecek malzemeyi biriktirebilmis olmasini, dengesini ve en cok da bagimsizligini.

"... Utanıyor musunuz ekranda kendi halinizi görünce?

- O kanalları seyretmediğim için hiç görmüyorum. Sarhoş bir insanın niye utanması gerektiğini de anlamıyorum. Ama arkasından koşturmanın, sarhoş bir adama mikrofon tutmanın, o haldeyken belden aşağı vurmanın, insanları olmadıkları gibi sunmanın utanılacak yanı var...

20071101

yahu bu hamilelik hakikaten pek duygulu bi'seymis. Asagidaki metin bir e-postayla geldi, siritarak okurken bir anda burnumun ucu sizlayiverdi:




ANNE KİMDİR/NEDİR?


ANNE, dunyada karsilik beklemeden borek yapan tek insandir. Karsiliksiz sevginin ete kemige burunmus halidir! Ne kadar uzsen de 10 Dakika sonra seni affeden zarif bir memeli turudur, yagli bile olsa tiksinmeden sacini oksayan, kucagina yatiran, opup koklayan tek varliktir,melegin sut verebilenidir.
Yarasin diye muhallebinin icine ciger katarak cocuguna yediren manyaklik derecesinde yaraticidir.Yemek yemeyen cocugun dikkatini cekmek icin elindeki tencere ve Tavalarla maymunluk yapabilen kisidir, kafayi cocuklariyla bozmus,gobek bagi kopsa da yurek bagi asla kopmayan, sevgi dolu fedakar İnsan disisidir, bulasik, utu, vb yaparken bile otomatik olarak cene calan, kendi kendine konusan, kadin dirdir denen mereti erkeklere daha kucukten belletendir . Yemek uzmani, duzen insani, bilgili, kulturlu her seyi bilen sahsiyettir, yavrularini yol tarafindan degil, kaldirim tarafindan yurutendir, Dizi dizi incidir lakin gerektiginde laf sokma dalinda da birincidir, sevgiliden ayrilma haberi verildiginde, "amaaan ben sana daha guzelini bulurum" diyebilen komik bir karakterdir. 'Oglum aradim yoktun. Bende mesaj atayim dedim sana. Gelince ara beni EMİ aslan evladim. Sapkasiz cikma o ka rda.

Kara borulcem benim optum annen , seklinde mesajlar atabilen, teknolojiyi israrla reddeden, kabullenemeyen, kafasina gore Yorumlayan bilisim dusmanidir .. *** AMA ... AMA dunyanin en guzel kucagina sahip, en guzel kokan, harikulade bir varliktir , olmadik yerlerde iyi ki dogurmusum Ulen seni!" diyen ve benim hatirima benimle Freddy mercury dinleyen bir sabir agacidir,evlatlarini asla ayirmayan, ayni zamanda birbirinden koruyan guc abidesidir evde bir yere uzandiginiz an orada temizlik yapacagi tutan, temizlik konusunda kayisi kopardigindan temizlikci gelecek diye evi temizleyen balans ayari kacmis temizlik kaynagidir,Mutfakta yasayan, evde Herkesi idare Eden bir tur canlidir. Sevginin guclerini birlestirdigi sonsuz bakiredir !! oglunun damat - kizinin gelin oldugunu gorunce, cocugu mezun olunca,cocugu gol atinca,cocugu hasta olunca, cocugu askere gidince, asmali kabagi seyredince, Dolar yukselince velhasil buna benzer bir suru seye aglayabilen, bumesaji okurken duygulanip - gozleri dolabilen,aglamaya Meyilli bir yapisi olan duygu pinaridir, son kiiii uc dort; Uzakta dursa da yakin hissedilen, cani hep istenen, asla vazgecilmeyen, Dizinin dibinde olmak istenen, evlatlarin varligini varligina armagan edebilecegi, *** islak - kuru AMA heeeep duygulu*** en onemlisi; kici basi oynamayan Tek kadin modelidir...

20071026

Bir Film: Across the Universe

Emek sinemasinin yuksek avizeli tavanina en yakin yerinden kendi gencligimi seyretme imkani saglayan tum seyircilere pek cok tesekkur once. Ne yazik ki tesrifatcinin ne ise yaradigini bile bilmediklerini gormek ise hem eglendirdi hem de cok yasli hissettirdi bana kendimi. Guzel konversli kizlarla bakimsiz bakimli yakisikli konversli erkekler gordum dun gece; bir sinema dolusu. Ve overdose bir Beatles enjeksiyonu icin cok hazir hissettim kendimi, burnuma yaklasan karnima ragmen.

Let's say Hair and Moulin Rouge had a baby...
demis bir seyirci, IMDB'nin "Across the Universe" sayfasinda. 10. dakikada ayni seyleri dusundum, bir de Wall'u ekleyerek bu listeye.

Julie Taymor, ki filmin yonetmeni oluyormus kendileri, Beatles sevigisini kanitlamis kanimca. Her parcayi dogru bir kliple sunma hedefi tam tutturulmus bir hedef. Yuzlerce Levi's reklami seyretmek gibi bir sey, hepsi birbirinden seyirlik. Savas, Vietnam, revolution gunleri gibi bir devrin tum hayatina mal olmus herseyi, 133 dakikada ezik bir cilege nasil indirgeyebildigimizi sorgulayabilecegimiz gunleri geride biraktigimiza artik cok inandigimdan, kendimi tutup filmi alkislayan estetist tarafimla bakacagim simdi dun geceye.

Oncelikle "seyredilmeli" olarak taglenecek filmlerden birini hayata gecirebildigi icin herkesin eline saglik elbette. Piyasada bunca cesit fikir, senaryo, goruntu teknigi cirit atarken hem de, harmanlayip olcuyu hemen hic kacirmayan bir film olmus ki, seyretmeye doyum olmuyor. Uzerine 40 sarkilik bir hikaye daha devam etse yine gozlerim yasli seyrederim. Post modernitenin gucu bu iste, ne zaman ve nerede olursa olsun, bildigimiz tum kahramanlarimiz tarihten bu güne bizi yalniz ziyaret etmekle kalmiyor, yasadigimiz bu gunu bizzat olusturuyor, olusturmaya eslik ediyor, oncu duygulari yaratiyor. Ne yalnizlik ne keder gerisinde, yasayip yasatabilirsiniz.

Beri yandan, her dusundugumde yuregimi cizlatan birseyler var filmle ilgili; fazla pop olmasi diyecegim, Beatles ruhuna ters dusecek. Lakin, o guzelim sarkilari ben boyle cercevelerden bile kiskanirim dersem yarabbim darilma bana. Bir de ve en onemlisi, icimden bir ses yukseldi delice, "birakiniz benim Beatles'imi bana" diyen. Ne de olsa ilk gencligimden beri kendi ozgurlugumu temsil etmis idi bu sarkilar benim icin, simdi kolaycacik goruntuye dokuverebilenlerin ellerine birakmak istemedim hayallerimle dolu yirtik bavulumu. Ornegin I want you.. Maxwell'in Sam Amca tarafindan askere alinis hikayesinin anlatildigi muhtesem bir klip. Hele ki "she is so heavy" derken Ozgurluk Anitini tasimaya calisan caylak askerler... Tek sorun, yillarca "she is so heavy" kismini kendi hayatimla birebir ilintilendirmis olmam. En sevdigim sahneler arasinda Joe Cocker var, Let it Be, Falling var. Filmin bitis hikayesini cok sevmesem de, "she loves you yeah yeah" kismina yapilan vurguyu sevdim. Film boyunca "Sexy Sadie" yi bekledim durdum, nafile. Hele ki "Something" de "something in the way she moves" misrai sahnesi cok doyurucu, unutulmaz bir klip. Filmin sitesinde verilen klipler arasinda Bono'ya yer verilirken Joe Cocker'a yer verilmemesi ise anlamsiz geldi. Yorumculardan bahsederken Jim Sturgess'i gecmek de haksizlik olacak herhalde, Moulin Rouge'un Ewan Mcgregor'unu inanilmaz hatirlatiyor sesi, ama daha derin ve genis, duru bir vokal.

Evet, saniyorum bir baskasinin -benden cok da farkli olmayan bir baskasinin- kendi Beatles'ini seyrettim dun gece. Ne diyelim; nerede ve nasil olursa olsun, Beatles hep bizimle olsun.

Fiona Apple yorumu ile Across the Universe icin

20071025

ismini unuttum; "su okullar olmasa milli egitim bakanligini ne guzel yapardim" diyen milli egitim bakanimiz ismiyle degilse de ozlu sozuyle tarihe gecmisti.. simdi animsamamak mumkun mu?

asagidaki haber aklimizi peynir ekmekle yedigimizin resmidir. simdi biraz bekleyelim, her okulun yanina bir mcdonalds acilacak mi acilmayacak mi diye...

Devlet yemekleri yasaklayacağına, denetlesin, rant varsa ciddiyet ve cesaretle üzerine gitsin.”

20070927

bir kisilik testi - deneyin

bir muhendisin 35 yasinda yaptigi hazin kisilik testi sonuclari: gulerim aglanacak halime!


You are an Artist
Your appreciation of beauty, ability to think abstractly, and innovativeness make you an ARTIST.
Never one to be tied to a particular way of doing things, you let your imagination guide you in discovering different possibilities.
You would rather seek out new experiences than stick to your everyday habits, taking in as much of the world as possible.
Your eye for beauty and your willingness to consider different perspectives make your creative efforts interesting—even though you may not realize this yourself.
You prefer to think about things before voicing your opinion, considering a wide, diverse range of options.
While there are forms and styles that you prefer, you tend to keep an open mind when it comes to your artistic preferences.
You are curious about things, interested in the "why" more than the “how.”
You have an active imagination that leads you express yourself in a distinct way.
Your independent streak allows you to make decisions efficiently and to trust your instincts
You're not afraid to let your emotions guide you, and you're generally considerate of others' feelings as well.
You tend to do things on the spur of the moment, not sticking to a set schedule.
You have a strong sense of style and value your personal presentation - friends may even seek your style advice from time to time.

20070926

plastik gundem

Simdi de milletce oturuldu tumden Malezya dedikodusu yapilir oldu ya son gunlerde, bazen diyorum "yeter yeter yeter!" ; amacsiz hedefsiz cok sesli geyiklere artik yeter!. Bu dupeduz cok bilindik gazetelerin basarisi degil de nedir? Oyle ki savas ciksa umurumuz degil.. Kanunlarimiz yonetmeliklerimiz, Avrupa Birligi mucadelemiz, egitim-saglik ve en onemlisi insan olma birey olma mucadelemiz kimselerin hatirladigi konular degil.. Varsa yoksa ayni konu. Sonra ister istemez haberleri goruyorum, haberlerin altina dusen yorumlari okuyorum, ve daha coook isimiz var, birakiniz konussunlar diyorum, birakiniz konussunlar:

Ya Allahım ya ne alakası var ya ne saçma konulardan bahsediyoruz ya.Bakın çıkın çarşıya dolaşın herkese sorun türkiye laiklikten vazgeçip şeriatla yönetilsin mi diye emin olun %98 i hayır der.Gidin bir cami hocasına din öğretmenine sorun dini kurallarla mı yönetilsin onlarda hayır der.Kim isterki şeriatla yönetilmeyi bu saatten sonra.Ama bazı konularda dini kurallara göre yönetilmesinede gerek var.Mesela evlilik dışı ilişki kesinlikle yasak olmalı.Akdeniz ege sahilindeli kızlar hep evlenmeden bozuluyorlar.Sabaha kadar içip sarhoş olup ayıp şeyler yapıyorlar.Laikliği seviyorum dinimi de.